İçeriğe geç

Tutukluluk İtirazı

Ceza soruşturmalarında kişi hürriyetine yönelen en ağır koruma tedbiri tutuklama olup, bu tedbire karşı başvurulabilecek ilk hukuki yol tutukluluk itirazıdır. Uygulamada süreç çoğunlukla benzer biçimde ilerlemekte; gözaltı süresi dolmadan Cumhuriyet başsavcılığınca sulh ceza hâkimliğine sevk edilen şüpheli, sorgusunun ardından tutuklanmaktadır. Kararın tefhim edildiği anda şüpheli ve yakınları çoğu zaman dosyanın kapsamını, isnadın hukuki niteliğini ve hangi süre içinde hangi mercie başvurulabileceğini bilmemektedir. Zira tutuklama kararı kural olarak dosya üzerinden ve kısa süren bir sorgunun ardından verilmekte, kişi hürriyeti henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmaksızın sınırlandırılmaktadır.

tutukluluk itirazı

 

Tutuklama, Anayasa’nın 19. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 100 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş bir koruma tedbiridir; bir ceza değildir. Bu doğrultuda konu yalnızca ceza muhakemesi hukukunu değil, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bakımından anayasa hukukunu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 5. maddesi bakımından da insan hakları hukukunu ilgilendirmektedir. İtiraz incelemesi sonucunda tahliye kararı verilebileceği gibi, tutukluluğun adli kontrol tedbirine çevrilmesi veya itirazın reddedilmesi de mümkündür. Şayet tutukluluk hukuka aykırı biçimde uygulanmışsa, koruma tedbirleri nedeniyle tazminat, bireysel başvuru ve uluslararası yargı yolu gibi bağlantılı hukuki sonuçlar da gündeme gelebilmektedir.

 

Yazımızın devamında tutukluluk itirazının hukuki dayanağını, tutuklama kararının kanuni şartlarını, itirazın süresi ile inceleme mercilerini, itirazın doğurabileceği sonuçları ve bağlantılı başvuru yollarını, masumiyet karinesi ile ölçülülük ilkesinin bu süreçteki işlevini, kaçma şüphesi ve delil karartma tehlikesinin somut olarak nasıl değerlendirildiğini ve dosya kapsamının inceleme usulünü ayrı başlıklar hâlinde inceleyeceğiz.

 

Tutukluluk İtirazı Hukuken Mümkün müdür?

Tutuklama kararına karşı itiraz, kanunla açıkça tanınmış bir başvuru yoludur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 101. maddesinin beşinci fıkrası, “Bu madde ile 100 üncü madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir.” hükmünü taşımakta; itirazın usulü ise aynı Kanun’un 267 ilâ 271. maddelerinde genel olarak düzenlenmektedir. Bu doğrultuda tutuklama kararı, tutukluluğun devamı kararı ve tahliye talebinin reddine ilişkin kararlar itiraza konu edilebilmektedir. Ayrıca Kanun’un 101. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca tutuklamaya ilişkin karar, şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilmekte ve itiraz hakkı da bu bildirimin kapsamında yer almaktadır.

 

İtirazın kabulü hâlinde ortaya çıkan sonuç bir yaptırım değil, tedbirin kaldırılması veya hafifletilmesidir. Böylelikle merci, tutukluluğun sona erdirilmesine ve şüphelinin salıverilmesine karar verebileceği gibi, Kanun’un 109. maddesi kapsamında adli kontrol tedbiri uygulanmasına da hükmedebilir. Nitekim itiraz yolunun işlevi, kişi hürriyetini sınırlayan kararın kanuni şartlarının ve gerekçesinin bir başka merci tarafından denetlenmesini sağlamaktır.

 

Tutuklama Kararı Hangi Şartlarda Verilebilir?

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin birinci fıkrası uyarınca tutuklama kararı verilebilmesi için, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin birlikte bulunması gerekmektedir. Anılan maddenin ikinci fıkrasında tutuklama nedenleri, şüpheli veya sanığın kaçması ya da kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması ile delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme; tanık, mağdur ve başkaları üzerinde baskı kurma girişiminde bulunma hâlleri olarak sayılmıştır. Üçüncü fıkrada ise katalog suçlar bakımından tutuklama nedeninin varsayılabileceği düzenlenmektedir.

 

Bununla birlikte aynı maddenin birinci fıkrasının son cümlesi, işin önemi ile verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri arasında ölçüsüzlük bulunması hâlinde tutuklama kararı verilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Ancak uygulamada asıl denetim noktasını Kanun’un 101. maddesinin birinci fıkrası oluşturmaktadır; zira bu hüküm, tutuklama kararında kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin varlığını ve tedbirin ölçülü olduğunu gösteren delillerin somut olgularla gerekçelendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Şayet karar bu unsurları içermiyorsa, itiraz dilekçesinin temel dayanağı da gerekçe denetimi olmaktadır.

 

Tutukluluk İtirazı Hangi Sürede ve Hangi Mercie Yapılır?

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 268. maddesinin birinci fıkrası uyarınca itiraz, kanunun ayrıca hüküm koymadığı hâllerde ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren iki hafta içinde, kararı veren mercie verilecek bir dilekçe ile veya tutanağa geçirilmek koşuluyla zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle yapılır. İkinci fıkraya göre kararı veren hâkim veya mahkeme itirazı yerinde görürse kararını düzeltir; aksi hâlde dosyayı en çok üç gün içinde itirazı incelemeye yetkili mercie gönderir.

 

İnceleme mercii bakımından tutukluluk için özel bir düzenleme öngörülmüştür. Aynı maddenin üçüncü fıkrasının (b) bendi uyarınca, sulh ceza hâkimliğinin tutuklama ve adli kontrole ilişkin kararlarına yapılan itirazlar, yargı çevresinde görev yapan asliye ceza mahkemesi hâkimi tarafından incelenmektedir. Uygulamada “dikey itiraz” olarak anılan bu usul, 1 Ocak 2022 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Asliye ceza mahkemesi hâkiminin kararlarına yapılan itirazlar ağır ceza mahkemesince, ağır ceza mahkemesinin kararlarına yapılan itirazlar ise numara itibarıyla izleyen daire tarafından karara bağlanır.

 

İtirazın incelenmesi usulü Kanun’un 270 ve 271. maddelerinde düzenlenmiştir. Merci, inceleme sırasında Cumhuriyet savcısının görüşünü almakta; tutukluluğa ilişkin incelemelerde bu görüş şüpheli, sanık veya müdafiine bildirilerek üç gün içinde beyanda bulunma imkânı tanınmaktadır. Kural olarak inceleme duruşmasız ve dosya üzerinden yapılır; merciin kararı ise kesindir. Bu doğrultuda tutukluluğun devamına ilişkin kararlar bakımından Kanun’un 104. maddesi ayrıca önem taşımakta olup, şüpheli veya sanık soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında salıverilmesini isteyebilmektedir. Ayrıca Kanun’un 108. maddesi gereğince tutukluluk hâli, soruşturma evresinde en geç otuzar günlük süreler içinde resen incelenir.

 

Tutukluluk İtirazının Doğurabileceği Sonuçlar ve Bağlantılı Hukuki Yollar

İtiraz incelemesi tek bir sonuçla sınırlı değildir; süreç, birbirine bağlanan farklı hukuki imkânlar doğurabilmektedir.

–Tahliye Kararı: Merciin, tutuklama şartlarının bulunmadığı veya ortadan kalktığı sonucuna varması hâlinde verdiği karardır. Böylelikle tedbir kaldırılır ve şüpheli ya da sanık serbest bırakılır.

–Adli Kontrol Tedbiri: Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesi uyarınca tutuklama yerine uygulanan, yurt dışına çıkış yasağı, imza yükümlülüğü, konutu terk etmeme gibi yükümlülükler içeren tedbirdir. Kanun’un 110. maddesi uyarınca adli kontrol, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde en çok iki yıl; giren işlerde ise en çok üç yıl uygulanabilir.

–İtirazın Reddi ve Tutukluluğun Devamı: Bu hâlde tutukluluk, Kanun’un 102. maddesindeki azami süreler çerçevesinde sürer. Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıl olup zorunlu hâllerde altı ay uzatılabilir; ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise süre en çok iki yıl olup uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

–Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat: Kanun’un 141. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca kanuni şartlar oluşmaksızın tutuklanan kişi tazminat isteyebilir. 142. madde gereğince istem, kararın kesinleştiğinin ilgiliye tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde ağır ceza mahkemesine yöneltilir.

–Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru: Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasıyla, olağan kanun yolları tüketildikten sonra otuz gün içinde başvurulabilir.

–İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne Başvuru: Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, iç hukuk yolları tüketildikten sonra dört ay içinde başvuru yapılabilmektedir.

 

Masumiyet Karinesi ve Ölçülülük İlkesi İtirazda Nasıl İleri Sürülür?

Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinin ikinci fıkrası, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağını düzenlemektedir. Bu doğrultuda tutukluluk, isnat edilen suçun karşılığı olan cezanın peşinen infazı biçiminde uygulanamaz. Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi de aynı yönde bir sınır çizmekte; hürriyeti kısıtlayan tedbirin, ulaşılmak istenen amaç bakımından elverişli, gerekli ve orantılı olmasını zorunlu kılmaktadır.

 

Kanaatimizce uygulamada en sık karşılaşılan hukuka aykırılık, tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda “dosya kapsamı, delil durumu ve kuvvetli suç şüphesinin varlığı” biçimindeki matbu ifadelerin, aylar boyunca hiçbir değişiklik yapılmaksızın tekrarlanmasıdır. Zira kuvvetli suç şüphesi tutuklamanın ön şartı olup tek başına tutuklama nedeni değildir; bu şüphenin varlığı, kaçma veya delil karartma tehlikesinin somut olgularla ortaya konulması yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Bizce itiraz dilekçesinin en güçlü dayanağı da bu noktada, kararın gerekçesinin kişiselleştirilmemiş olduğunun gösterilmesidir.

 

Kaçma Şüphesi ve Delil Karartma Tehlikesi Somut Olarak Nasıl Değerlendirilir?

Kaçma şüphesi soyut bir ihtimal değil, dosyadaki somut olgulara dayanması gereken bir değerlendirmedir. Bu doğrultuda kişinin yerleşik ve tespit edilebilir bir ikametgâhının bulunması, düzenli bir işte çalışması, aile bağlarının bu yerde yoğunlaşması, daha önce yapılan tüm çağrılara uyarak ifadeye katılmış olması ve yurt dışına çıkışını mümkün kılacak bir bağlantısının bulunmaması, kaçma şüphesini zayıflatan olgulardır. Nitekim adli kontrol kapsamındaki yurt dışına çıkış yasağı ve imza yükümlülüğü de aynı riski karşılamaya elverişli, daha hafif araçlardır.

 

Delil karartma tehlikesi ise özellikle soruşturmanın aşamasıyla doğrudan ilişkilidir. Şayet dijital materyallere el konulmuş, banka ve iletişim kayıtları ilgili kurumlardan celbedilmiş, tanıkların tamamı dinlenmiş ve bilirkişi incelemesi tamamlanmışsa, karartılabilecek bir delil fiilen kalmamış demektir. Bu durum, içi tamamen boşaltılmış bir deponun kapısının hâlâ kilitli tutulmasına benzemektedir; kilidin varlığı korunmakta, ancak koruduğu bir şey bulunmamaktadır. Böylelikle soruşturmanın ilk günlerinde geçerli olan bir tutuklama nedeni, ilerleyen aşamada geçerliliğini yitirebilmektedir.

 

Tutukluluk İncelemesinde Dosya Kapsamı ve Deliller Nasıl Değerlendirilir?

Tutukluluk incelemesinde merci, isnadın esasını hükme bağlamaz; yalnızca kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin ve tutuklama nedeninin bulunup bulunmadığını denetler. Bu kapsamda kolluk tutanakları, iletişimin tespiti kayıtları, banka hareketleri ve Mali Suçları Araştırma Kurulu ile diğer kamu kurumlarından celbedilen belgeler, dijital materyallere ilişkin inceleme raporları ve tanık beyanları değerlendirilir. Ancak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi uyarınca dosya üzerinde kısıtlama kararı bulunması hâlinde dahi, aynı maddenin son fıkrası gereğince yakalanan kişinin veya tutuklunun ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar müdafiin incelemesine kapatılamaz.

 

Yüksek yargı da tutukluluğun devamına ilişkin kararların denetiminde gerekçe unsurunu belirleyici saymaktadır. Anayasa Mahkemesi, Mehmet Haberal başvurusunda (B. No: 2012/849, 4/12/2013) şu değerlendirmeye yer vermiştir: “Tutukluluğun devamına karar verilirken, davanın genel durumu yanında, tahliyesi talep edenin kişisel durumunun da dikkate alınması ve bu anlamda tutukluluk gerekçelerinin kişiselleştirilmesi bir zorunluluktur.” Bu doğrultuda birden fazla şüphelinin bulunduğu dosyalarda herkes için aynı gerekçenin tekrarlanması, denetime elverişli bir gerekçe olarak kabul edilmemektedir.

 

Tutukluluk İtirazı Süreçlerinde Avukatın Önemi

Tutukluluk itirazı, dar bir süre ve sınırlı bir dosya bilgisi içinde yürütülen teknik bir başvuru yoludur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 149. maddesi şüpheli veya sanığın soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafiin hukuki yardımından yararlanabileceğini düzenlemekte; 150. madde ise müdafii bulunmayan kişiye, istemi hâlinde veya kanunda sayılan zorunlu hâllerde barodan müdafi görevlendirilmesini öngörmektedir. Bu doğrultuda ilk ifade ve sorgu aşamasından itibaren hukuki yardım alınması, sürecin kanuni çerçevesine uygun biçimde yürütülmesi bakımından önem taşımaktadır.

 

Zira itiraz dilekçesinin, dosyadaki somut olgulara dayanan ve tutuklama nedenlerinin her birini ayrı ayrı karşılayan bir içerik taşıması gerekmektedir. Böylelikle inceleme mercii, soyut iddialar yerine dosya kapsamıyla doğrulanabilir bir hukuki değerlendirme üzerinden karar verebilmektedir. Ayrıca sürelerin, mercilerin ve bağlantılı başvuru yollarının doğru belirlenmesi de sürecin bütünlüğü açısından gereklidir.

 

Sonuç

Tutukluluk itirazı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelen en ağır koruma tedbirine karşı öngörülmüş kanuni bir denetim yoludur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ve 101. maddeleri tutuklamanın şartlarını ve gerekçelendirme yükümlülüğünü, 267 ilâ 271. maddeleri ise itirazın usulünü ve inceleme mercilerini belirlemektedir. Bu doğrultuda itiraz incelemesi, tahliye, adli kontrol veya tutukluluğun devamı biçiminde sonuçlanabilmekte; hukuka aykırı tutukluluk hâlinde ise tazminat ve bireysel başvuru yolları gündeme gelebilmektedir.

 

Sürecin merkezinde, tutuklama kararının somut olgulara dayanan ve kişiselleştirilmiş bir gerekçe taşıyıp taşımadığı sorusu bulunmaktadır. Zira masumiyet karinesi ve ölçülülük ilkesi, hürriyetin kısıtlanmasını istisnai bir tedbir hâline getirmektedir. Böylelikle kanuni sürelere, yetkili mercilere ve dosya kapsamına ilişkin kuralların doğru uygulanması, hem bireyin temel hakları hem de ceza muhakemesinin işleyişi bakımından belirleyici olmaktadır.

 

Av. Mücahit Kaynarca

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir