İçeriğe geç

Mal Kaçırma Davası

Mal kaçırma, bir kişinin malvarlığındaki değerleri, bu değerler üzerinde hak sahibi olan ya da ileride hak sahibi olabilecek kişilerin erişiminden uzaklaştırmak amacıyla başkasına devretmesi biçiminde ortaya çıkar. Uygulamada bu durumla en sık karşılaşılan üç alan bulunmaktadır: miras bırakanın sağlığında taşınmazlarını çocuklarından yalnızca birine devretmesi, hakkında icra takibi başlatılan borçlunun aracını veya evini bir yakınına satmış göstermesi ve boşanma aşamasındaki eşin banka hesaplarındaki parayı üçüncü kişilere aktarması. Her üç halde de görünürde geçerli bir hukuki işlem mevcuttur; ancak işlemin gerçek amacı, tarafların dışa yansıttıkları amaçtan farklıdır. Zira burada devrin kendisi değil, devrin arkasındaki irade tartışma konusu yapılmaktadır.

mal kaçırma

 

Türk hukukunda “mal kaçırma davası” adını taşıyan tek bir dava türü bulunmamaktadır. İddianın ileri sürüldüğü hukuki ilişkiye göre farklı dava yolları söz konusu olur: miras ilişkisinde muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davası, alacaklı-borçlu ilişkisinde İcra ve İflas Kanunu m.277 ve devamında düzenlenen tasarrufun iptali davası, evlilik birliğinde ise Türk Medeni Kanunu m.229 ve m.241 çerçevesindeki katılma alacağı talepleri gündeme gelir. Bu tasarruflar aynı zamanda cezai sonuçlar da doğurabilir; alacaklıyı zarara uğratmak kastıyla mevcudu eksiltmek suçu, dolandırıcılık, resmî veya özel belgede sahtecilik ile muhafaza görevini kötüye kullanma suçları bu kapsamda değerlendirilebilecek başlıca suç tipleridir.

 

Yazımızın devamında mal kaçırma iddiasının hukuka aykırılık boyutunu, miras, icra ve aile hukuku bakımından açılabilecek dava türlerini, konudan doğabilecek diğer suçları, delillerin nasıl toplandığını ve hakkında iddia yöneltilen kişiyi koruyan hukuki ilkeleri inceleyeceğiz.

 

Mal Kaçırma Suç Mu, Hukuka Aykırı Mıdır?

Bir malın devredilmesi kural olarak mülkiyet hakkının doğal sonucudur ve Türk Medeni Kanunu m.683 uyarınca malik, malı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Ancak bu yetki sınırsız değildir; devrin amacı üçüncü kişilerin haklarını ortadan kaldırmaya yönelikse, işlem hukuk düzeninin korumasından yararlanamaz. Bu doğrultuda mal kaçırma, her durumda doğrudan bir suç teşkil etmemekle birlikte, çoğu halde hukuka aykırı bir tasarruf olarak nitelendirilir ve ilgili işlemin iptali ya da hükümsüzlüğü sonucunu doğurur.

 

Fiilin cezai boyutu ise özellikle icra hukuku alanında belirginleşir. İcra ve İflas Kanunu m.331 hükmüne göre, haciz yolu ile takip talebinden sonra veya bu talepten önceki iki yıl içinde alacaklısını zarara sokmak maksadıyla mallarını mülkünden çıkaran, telef eden veya başkasına geçirerek mevcudunu eksilten borçlu, alacaklının şikâyeti üzerine altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Şayet fiil bu şartları taşımıyorsa, uyuşmazlık yalnızca hukuk mahkemeleri önünde çözümlenecek bir tasarruf tartışması olarak kalır.

 

Mirastan Mal Kaçırma ve Muris Muvazaası

Mirastan mal kaçırma iddiası, miras bırakanın sağlığında taşınmazını mirasçılardan birine veya üçüncü bir kişiye, görünürde satış gibi göstererek fakat gerçekte bağışlama amacıyla devretmesi halinde gündeme gelir. Bu ihtimalde ortada iki işlem vardır: taraflarca gerçekten istenmeyen görünürdeki satış sözleşmesi ve şekil şartına uyulmadığı için geçersiz olan gizli bağış sözleşmesi. Nitekim Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulu’nun 1.4.1974 tarihli ve 1974/1 E., 1974/2 K. sayılı kararı ile bu tür temliklerin muvazaa nedeniyle geçersiz sayılacağı ve saklı pay sahibi olsun olmasın tüm mirasçıların tapu iptali ve tescil davası açabileceği benimsenmiştir. Dava, Türk Medeni Kanunu m.19 ve Türk Borçlar Kanunu m.19’daki muvazaa hükümlerine dayanır.

 

Bu soyut ayrımı somutlaştırmak gerekirse: piyasa değeri birkaç milyon lira olan bir dairenin, herhangi bir düzenli geliri bulunmayan bir kişiye tapuda çok düşük bir bedelle satıldığı, üstelik bu bedelin ödendiğine dair hiçbir banka kaydının bulunmadığı bir devir düşünülebilir. Günlük hayatta hiç kimse gerçek bir alıcıya karşı böyle bir fiyat farkını kabul etmeyeceğine göre, işlemin görünürdeki niteliğinin gerçeği yansıtmadığı sonucuna varılır. Böylelikle mahkeme, tarafların beyanına değil, işlemin ekonomik mantığına bakarak sonuca ulaşır.

 

Alacaklıdan Mal Kaçırma ve Tasarrufun İptali Davası

Borçlunun, hakkındaki takip kesinleştikten sonra ya da bu aşamaya yaklaşırken malvarlığını üçüncü kişilere devretmesi halinde alacaklının başvurabileceği yol tasarrufun iptali davasıdır. İcra ve İflas Kanunu m.277 ve devamında düzenlenen bu davanın dinlenebilmesi için alacağın gerçek olması, takibin kesinleşmiş bulunması ve borçlu hakkında kesin veya geçici aciz vesikası alınmış olması aranır. Kanun, iptale tabi tasarrufları üç grupta toplamıştır: m.278 kapsamındaki ivazsız ya da bağışlama sayılan tasarruflar, m.279 kapsamındaki aciz halindeki tasarruflar ve m.280 kapsamındaki zarar verme kastıyla yapılan tasarruflar.

 

Bu davanın sonucu, uygulamada sıkça yanlış anlaşıldığı üzere tapu kaydının iptali değildir. Davanın kabulü halinde devir üçüncü kişi bakımından geçerliliğini korur; ancak alacaklı, o mal sanki hâlâ borçlunun malvarlığındaymış gibi mal üzerinde haciz ve satış isteme yetkisi kazanır. Ayrıca İcra ve İflas Kanunu m.284 uyarınca iptal davası, tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren beş yıl içinde açılmalıdır; bu süre zamanaşımı değil hak düşürücü süre niteliğinde olduğundan, mahkemece resen gözetilir.

 

Boşanma Sürecinde Mal Kaçırma İddiası

Edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu evliliklerde, eşlerden birinin boşanma ihtimalini öngörerek malvarlığını üçüncü kişilere devretmesi de mal kaçırma tartışmasının önemli bir görünümüdür. Türk Medeni Kanunu m.229 uyarınca, eşlerden birinin diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirler, tasfiyede edinilmiş mallara eklenecek değer olarak kabul edilir. Böylece devredilen mal fiilen malvarlığından çıkmış olsa dahi, hesaplama sanki hiç çıkmamış gibi yapılır.

 

Şayet borçlu eşin kalan malvarlığı katılma alacağını karşılamaya yetmiyorsa, alacaklı eş Türk Medeni Kanunu m.241 hükmüne dayanarak, devri kazanan üçüncü kişiye karşı da dava açabilir. Bu davada üçüncü kişinin sorumluluğu, elde ettiği kazandırma ile ve karşılanamayan açık miktarla sınırlıdır. Nitekim kanun koyucu, bu düzenlemeyle hem eşin dürüstlük kuralına aykırı davranışını etkisiz kılmayı hem de üçüncü kişiyi ölçüsüz bir sorumluluk altında bırakmamayı amaçlamıştır.

 

Mal Kaçırmadan Doğabilecek Diğer Suçlar

Mal kaçırma amacıyla gerçekleştirilen işlemler, kullanılan araca göre bağımsız suçların da oluşmasına yol açabilir. Bu suçlar, yürütülen hukuk davasından ayrı bir soruşturmanın konusunu oluşturur.

–Alacaklıyı Zarara Uğratmak Kastıyla Mevcudu Eksiltmek Suçu: Haciz talebinden sonra veya önceki iki yıl içinde malvarlığının azaltılmasıdır; İcra ve İflas Kanunu m.331 uyarınca altı aydan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür.

–Dolandırıcılık Suçu: Hileli davranışlarla bir kişinin aldatılarak zararına işlem yapmasının sağlanmasıdır; Türk Ceza Kanunu m.157 uyarınca bir yıldan beş yıla kadar, m.158’deki nitelikli haller bakımından ise üç yıldan on yıla kadar hapis cezası uygulanır.

–Resmî Belgede Sahtecilik Suçu: Devir işlemi sırasında sahte vekâletname veya sahte resmî belge kullanılmasıdır; Türk Ceza Kanunu m.204 uyarınca iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası gerektirir.

–Özel Belgede Sahtecilik Suçu: Gerçeğe aykırı senet, sözleşme veya benzeri özel belge düzenlenmesidir; Türk Ceza Kanunu m.207 uyarınca bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür.

–Muhafaza Görevini Kötüye Kullanma Suçu: Hacizli ya da elkonulmuş malın teslim amacı dışında elden çıkarılmasıdır; Türk Ceza Kanunu m.289 uyarınca üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ve adlî para cezası uygulanır.

 

Mal Kaçırma İddiasında Deliller Nasıl Toplanır?

Mal kaçırma iddiası, doğrudan bir belgeyle ispatlanmaktan çok, birbirini destekleyen olguların bütününden çıkarılır. Bu nedenle yargılamada tapu müdürlüğünden taşınmazın devir dosyası ve akit tablosu, bankalardan devir bedelinin gerçekten ödenip ödenmediğine ilişkin hesap hareketleri, Sosyal Güvenlik Kurumu ve vergi dairelerinden devralanın gelir durumu, trafik tescil kayıtlarından araç devirleri istenir. Bunlara tanık beyanları ve taşınmazın devir tarihindeki gerçek değerine ilişkin bilirkişi raporu eklenir.

 

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2011/8161 E., 2011/9851 K. sayılı kararında da bu değerlendirme ölçütleri açıkça ortaya konulmuştur: “ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.” Böylelikle mahkeme, tek bir delile değil, olguların tümünün oluşturduğu kanaate dayanarak sonuca ulaşır.

 

Hakkında İddia Yöneltilen Kişiyi Koruyan İlkeler

Mal kaçırma iddiası, niteliği gereği karine ve olasılıklar üzerinden yürütüldüğünden, hakkında iddia yöneltilen kişinin usuli güvenceleri özel bir önem taşır. Her şeyden önce ispat yükü, Türk Medeni Kanunu m.6 uyarınca iddiada bulunan tarafa aittir; devralanın işlemin gerçekliğini ispatlamak gibi bir yükümlülüğü kural olarak bulunmaz. Ayrıca cezai boyutta Anayasa m.38’de düzenlenen cezaların şahsiliği ilkesi gereği, yalnızca devir işleminin tarafı olmak tek başına cezai sorumluluk doğurmaz; failin zarar verme kastıyla hareket ettiğinin ortaya konulması gerekir. Bunun yanında İcra ve İflas Kanunu m.284’teki beş yıllık hak düşürücü süre ile m.331’deki şikâyet süreleri de savunma bakımından öncelikle değerlendirilmesi gereken hususlardır.

 

Kanaatimizce uygulamada en çok tartışma yaratan nokta, akrabalar arasında yapılan her devrin adeta baştan muvazaalı sayılması eğilimidir. Oysa aile bireyleri arasındaki devirler, ülkemizin sosyal ve ekonomik gerçekleri düşünüldüğünde çoğu zaman tamamen meşru saiklere dayanabilmektedir. Bizce bu tür uyuşmazlıklarda yakınlık ilişkisi tek başına belirleyici sayılmamalı; bedelin fiilen ödendiğine ilişkin banka kayıtları, devralanın ödeme gücü ve devrin yapıldığı dönemdeki koşullar birlikte değerlendirilmelidir. Aksi bir yaklaşım, masumiyet karinesi ile mülkiyet hakkının güvencesini zayıflatma riski taşır.

 

Mal Kaçırma İddiasıyla Açılan Davalarda Avukatın Önemi

Mal kaçırma iddiası, tek bir hukuk dalıyla sınırlı kalmayan; miras, icra, aile ve ceza hukukunun kesiştiği bir alanda yürütülür. Bu nedenle iddianın hangi dava türü üzerinden ileri sürüleceğinin, hangi mahkemenin görevli olduğunun ve hangi sürelerin işlediğinin doğru belirlenmesi, uyuşmazlığın esasına ilişkin değerlendirmeden önce gelir. Hak düşürücü sürelerin kaçırılması ya da yanlış dava türünün seçilmesi, esasen haklı olan bir talebin dahi incelenmeksizin reddedilmesine yol açabilir.

 

Aynı husus, hakkında iddia yöneltilen kişi bakımından da geçerlidir. Soruşturma aşamasında verilen ifadeler ve ibraz edilen belgeler, sonraki yargılamanın seyrini belirleyici biçimde etkileyebilmektedir. Bu doğrultuda, gerek iddianın ileri sürülmesi gerek savunmanın oluşturulması aşamasında sürecin başından itibaren hukuki destek alınması, usul kurallarına uygun ve tutarlı bir hukuki yol izlenmesi bakımından önem taşımaktadır.

 

Sonuç

Mal kaçırma, tek bir dava adı altında toplanamayan; miras ilişkisinde muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davası, alacaklı-borçlu ilişkisinde tasarrufun iptali davası, evlilik birliğinde ise katılma alacağına ilişkin talepler biçiminde karşımıza çıkan geniş bir başlıktır. Bu tasarruflar yalnızca hukuki sonuç doğurmakla kalmaz; şartları oluştuğunda İcra ve İflas Kanunu m.331 ile Türk Ceza Kanunu’nun sahtecilik ve dolandırıcılık hükümleri kapsamında cezai sorumluluğa da yol açabilir.

 

Buna karşılık her devir işleminin baştan muvazaalı sayılamayacağı, iddianın somut delillerle ortaya konulması gerektiği ve kanunda öngörülen sürelerin titizlikle gözetilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Zira bu alandaki uyuşmazlıklarda hem hak sahibinin korunması hem de mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahalede bulunulmaması, ancak olguların bütününün dikkatle değerlendirilmesiyle mümkün olur.

 

Av. Mücahit Kaynarca

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir