Tıbbi malpraktis, hekimin veya diğer sağlık meslek mensuplarının bilgisizliği, deneyimsizliği ya da özensizliği nedeniyle hastanın zarar görmesi hâlini ifade etmektedir. Uygulamada tıbbi malpraktis iddiaları çoğunlukla ameliyat sonrasında ortaya çıkan kalıcı organ veya sinir hasarı, doğum sırasında bebekte oluşan felç, teşhisin gecikmesi nedeniyle hastalığın ilerlemesi, ilaç dozunun hatalı hesaplanması ya da cerrahi bölgede tıbbi malzeme unutulması gibi olaylarda gündeme gelmektedir. Hasta ve yakınları ise çoğu zaman, karşılaştıkları olumsuz sonucun tıbbın olağan riskleri arasında mı yer aldığını yoksa bir uygulama hatasından mı kaynaklandığını kendi imkânlarıyla ayırt edememektedir. Zira bu ayrım, tıbbi belgelerin ve güncel tıp literatürünün birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik bir incelemeye dayanmaktadır.

Böyle bir durumda hukuk düzeni, olayın gerçekleştiği yere ve tarafların sıfatına göre birbirinden farklı sorumluluk rejimlerini devreye sokmaktadır. Hastanın özel bir sağlık kuruluşuna ya da serbest çalışan bir hekime başvurduğu hâllerde ilişki kural olarak vekâlet sözleşmesine, estetik amaçlı müdahalelerde ise eser sözleşmesine dayanmakta ve uyuşmazlık Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre çözülmektedir. Buna karşılık kamu hastanelerinde gerçekleşen müdahalelerde idarenin hizmet kusuru esas alınmakta, talep idari yargıda tam yargı davasıyla ileri sürülmektedir. Ceza hukuku bakımından ise fiil, doğurduğu sonuca göre taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçlarını gündeme getirebileceği gibi; görevi kötüye kullanma, gerçeğe aykırı belge düzenleme ve suçu bildirmeme gibi suç tiplerini de kapsayabilmekte, ayrıca meslek örgütü nezdinde disiplin sorumluluğu doğabilmektedir.
Yazımızın devamında tıbbi malpraktisin hukuki niteliğini ve cezai karşılığını, malpraktis ile komplikasyon arasındaki ayrımı, hatalı tıbbi uygulamadan doğabilecek diğer suçları, aydınlatılmış onamın sorumluluk üzerindeki etkisini, sağlık meslek mensubunu koruyan hukuki ilkeleri, iddianın hangi delillerle tespit edildiğini ve başvuru sürelerine ilişkin esasları inceleyeceğiz.
Tıbbi Malpraktis Suç Mu, Hukuka Aykırı Mıdır?
Türk hukukunda “tıbbi malpraktis” adını taşıyan bağımsız bir suç tipi bulunmamakta; hatalı tıbbi uygulama, doğurduğu sonuca göre genel hükümler çerçevesinde cezalandırılmaktadır. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için müdahaleyi gerçekleştiren kişinin yetkili olması, hastanın aydınlatılmış rızasının bulunması ve müdahalenin tıp biliminin güncel kurallarına uygun biçimde yürütülmesi aranmaktadır; nitekim 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesi, tabiplerin müdahaleden önce hastanın rızasını almasını açıkça zorunlu tutmuş, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 13. maddesi ise hekimin ilmî icaplara uygun teşhis ve tedavi yükümlülüğünü düzenlemiştir.
Bu şartlardan birinin bulunmaması hâlinde müdahale hukuka aykırı hâle gelmektedir. Şayet özen yükümlülüğüne aykırılık hastanın ölümüne yol açmışsa Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi uyarınca taksirle öldürme suçu gündeme gelmekte ve fail iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmakta; fiilin birden fazla kişinin ölümüne neden olması hâlinde ise ceza iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına yükselmektedir. Sonucun yaralanma düzeyinde kalması hâlinde ise Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesi gereğince üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası öngörülmekte, zararın niteliğine göre bu ceza artırılmaktadır. Nitekim aynı maddenin son fıkrası uyarınca bilinçli taksir hâli dışında taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı tutulmuştur.
Malpraktis ile Komplikasyon Arasındaki Fark Nedir?
Tıbbi malpraktis tartışmalarının merkezinde, ortaya çıkan zararın öngörülebilir bir komplikasyon mu yoksa bir uygulama hatası mı olduğu sorusu yer almaktadır. Komplikasyon, tıp biliminin kurallarına tam olarak uyulmasına rağmen ortaya çıkabilen ve literatürde belirli bir sıklıkla görüldüğü kabul edilen istenmeyen sonucu ifade etmektedir. Buna karşılık malpraktis, gerekli özenin gösterilmemesi nedeniyle önlenebilir bir zararın doğmasıdır.
Bu ayrımı somutlaştırmak gerekirse; sterilizasyon kurallarına eksiksiz uyulmasına ve cerrahi profilaksi uygulanmasına rağmen ameliyat bölgesinde gelişen bir enfeksiyon komplikasyon olarak değerlendirilirken, aynı enfeksiyonun sterilizasyon kurallarına uyulmaması ya da hastadaki açık enfeksiyon bulgularına rağmen taburcu edilmesi sonucu ağırlaşması hâlinde malpraktisten söz edilmektedir. Bu durum, trafikte yaşanan bir kazaya benzetilebilir; kurallara uygun hızla seyreden bir sürücünün önüne aniden çıkan engel nedeniyle kaza yapması ile alkollü şekilde direksiyona geçen bir sürücünün aynı kazayı yapması hukuken aynı sonuca bağlanamaz. Böylelikle belirleyici olan sonucun kendisi değil, sonuca giden süreçte gösterilen özenin düzeyi olmaktadır.
Hatalı Tıbbi Uygulamadan Doğabilecek Diğer Suçlar
Hatalı tıbbi uygulama iddiaları, çoğu zaman yalnızca ölüm veya yaralama sonucuyla sınırlı kalmamakta; tedavi sürecinin kayıt altına alınması, bildirilmesi ve belgelendirilmesi aşamalarında ortaya çıkan aykırılıklar da ayrı suç tiplerini gündeme getirebilmektedir.
–Görevi Kötüye Kullanma Suçu: Kamu görevlisi sıfatını taşıyan sağlık meslek mensubunun görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamu zararına yol açması hâlinde Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesi uyarınca altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir.
–Gerçeğe Aykırı Belge Düzenleme Suçu: Türk Ceza Kanunu’nun 210. maddesi uyarınca gerçeğe aykırı belge düzenleyen tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire veya diğer sağlık mensubu üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmakta; belgenin kişiye haksız menfaat sağlaması ya da kamunun zararına sonuç doğurması hâlinde resmî belgede sahtecilik hükümleri uygulanmaktadır.
–Sağlık Mesleği Mensuplarının Suçu Bildirmemesi: Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde belirti ile karşılaşmasına rağmen durumu yetkili makamlara bildirmeyen sağlık mesleği mensubu, Türk Ceza Kanunu’nun 280. maddesi gereğince bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır.
–Disiplin Sorumluluğu: Cezai sorumluluktan bağımsız olarak, 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu ve ilgili disiplin mevzuatı uyarınca uyarıdan meslekten geçici men’e kadar uzanan disiplin yaptırımları uygulanabilmekte; kamu görevlisi hekimler bakımından ayrıca 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümleri devreye girmektedir.
Aydınlatılmış Onam Alınmaması Sorumluluğu Nasıl Etkiler?
Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun temel şartlarından biri, hastanın müdahalenin niteliği, alternatifleri, başarı şansı ve olası riskleri konusunda anlayabileceği bir dille bilgilendirilmesinin ardından rızasının alınmasıdır. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 31. maddesi rızanın müdahaleden önce ve serbest iradeyle verilmesini aramakta, Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin 5. maddesi de aynı ilkeyi teyit etmektedir. Uygulamada ise hastaya, içeriği okunmaksızın imzalatılan matbu onam formlarına sıklıkla rastlanmaktadır. Oysa yerleşik yargısal uygulamada, yalnızca “komplikasyon gelişebilir” ifadesini taşıyan soyut bir formun aydınlatma yükümlülüğünü karşılamadığı; aydınlatmanın yapıldığını ispat yükünün ise hastada değil hekim ve sağlık kuruluşunda olduğu kabul edilmektedir. Bu doğrultuda, tıbben kusursuz biçimde yürütülmüş bir müdahale dahi, usulüne uygun aydınlatılmış onam bulunmadığı gerekçesiyle tazminat sorumluluğuna yol açabilmektedir.
Sağlık Meslek Mensubunu Koruyan Hukuki İlkeler
Tıbbi malpraktis iddiaları, sağlık meslek mensubu bakımından da bir dizi güvenceyi beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce cezaların şahsiliği ilkesi gereğince sorumluluk, zararı doğuran fiili gerçekleştiren kişiye özgülenmekte; bir ekip çalışmasında yalnızca hekim sıfatı taşımak tek başına sorumluluk doğurmamaktadır. Buna ek olarak Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, ancak idare aleyhine açılabilmektedir.
Ceza soruşturması bakımından ise 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun 7406 sayılı Kanun’la eklenen Ek 18. maddesi önemli bir süzgeç oluşturmuş; sağlık meslek mensuplarının mesleklerinin icrası kapsamındaki tıbbi işlemleri nedeniyle haklarında soruşturma yapılabilmesi Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun iznine bağlanmış, kurul kararlarına karşı on gün içinde Ankara Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz yolu öngörülmüştür. Kanaatimizce bu düzenleme, her olumsuz sonucun otomatik olarak bir ceza soruşturmasına dönüşmesini engelleyerek hekimlik mesleğinin savunmacı bir refleksle icra edilmesinin önüne geçmesi bakımından isabetlidir; ne var ki iznin idari bir kurul eliyle verilmesi, hastanın adalete erişim hakkı yönünden tartışmaya açıktır. Bizce bu tartışmanın sağlıklı biçimde sonuçlanabilmesi, kurul kararlarının somut tıbbi verilere dayalı ve denetlenebilir gerekçelerle ortaya konulmasına bağlıdır.
Tıbbi Malpraktis İddiası Nasıl Tespit Edilir?
Hatalı tıbbi uygulama iddiasının aydınlatılması, öncelikle tıbbi kayıtların eksiksiz biçimde toplanmasını gerektirmektedir. Bu kapsamda ilgili sağlık kuruluşundan hasta dosyasının tamamı, epikriz, ameliyat ve anestezi notları, hemşire gözlem formları, tetkik ve görüntüleme sonuçları ile onam belgeleri istenmekte; ilaç ve reçete hareketleri Sağlık Bakanlığı kayıtları üzerinden temin edilmektedir. Toplanan bu belgeler, ölüm hâlinde otopsi raporu ile birlikte Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kuruluna veya üniversitelerin öğretim üyelerinden oluşturulan bilirkişi heyetlerine tevdi edilmekte ve kusurun varlığı ile derecesi bu inceleme sonucunda belirlenmektedir.
Yargısal denetimde esas alınan ölçüt ise oldukça yüksektir. Nitekim Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, hekimin özen borcunun kapsamını değerlendirdiği bir kararında “doktorlar hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır” ifadesine yer vermiş; tereddüt doğuran hâllerde bu tereddüdü giderecek araştırmaların yapılması ve hastanın gereksiz risk altına sokulmaması gerektiğini vurgulamıştır. (13. HD; Esas: 2016/26439, Karar: 2020/1797, T. 11.02.2020)
Tıbbi Malpraktis Davalarında Zamanaşımı ve Görevli Mahkeme
Başvuru yolunun ve süresinin doğru belirlenmesi, tıbbi malpraktis uyuşmazlıklarında esasa ilişkin tartışma kadar belirleyicidir. Özel sağlık kuruluşları ve serbest çalışan hekimler bakımından ilişki vekâlet sözleşmesine dayandığından, Türk Borçlar Kanunu’nun 147. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımı süresi uygulanmakta; talebin haksız fiile dayandırılması hâlinde ise aynı Kanun’un 72. maddesindeki iki ve on yıllık süreler gündeme gelmektedir. Estetik amaçlı müdahalelerde ilişkinin eser sözleşmesi olarak nitelendirilmesi hâlinde ayıp hükümlerine ilişkin süreler esas alınmaktadır.
Kamu hastanelerindeki müdahalelerde ise 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi gereğince zararın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde idareye başvurulması, başvurunun reddi üzerine ise dava süresi içinde tam yargı davası açılması gerekmektedir. Ceza soruşturması bakımından ise Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesindeki dava zamanaşımı süreleri işlemekte olup, bu süreler suçun ağırlığına göre değişmektedir. Şayet başvuru yolu veya süresi hatalı seçilirse, esasen haklı olan bir talep dahi usul yönünden reddedilebilmektedir.
Tıbbi Malpraktis Soruşturma ve Davalarında Avukatın Önemi
Tıbbi malpraktis uyuşmazlıkları, hukuki değerlendirmenin tıbbi bilirkişi incelemesiyle iç içe geçtiği karma nitelikli dosyalardır. Hasta dosyasının eksiksiz temin edilmesi, bilirkişi raporundaki teknik tespitlerin hukuki sonuçlarının doğru okunması, rapora karşı süresinde ve teknik dayanaklı itirazların ileri sürülmesi ile başvurulacak yargı kolunun ve sürenin isabetli belirlenmesi, sürecin seyrini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle gerek zarar gördüğünü ileri süren hasta ve yakınları gerekse hakkında iddia yöneltilen sağlık meslek mensubu bakımından, ilk ifade veya şüphe anından itibaren hukuki destek alınması olası hak kayıplarının önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Zira delillerin zamanla ulaşılamaz hâle gelmesi ve sürelerin işlemeye devam etmesi, sonradan telafisi güç sonuçlar doğurabilmektedir.
Sonuç
Tıbbi malpraktis, bağımsız bir suç tipi olmaktan ziyade, hatalı tıbbi uygulamanın doğurduğu sonuca göre farklı sorumluluk rejimlerinin devreye girdiği bir üst kavramdır. Sorumluluğun doğup doğmadığı, ortaya çıkan zararın öngörülebilir bir komplikasyon mu yoksa özen yükümlülüğüne aykırılıktan kaynaklanan önlenebilir bir sonuç mu olduğunun belirlenmesine; buna ek olarak aydınlatılmış onamın usulüne uygun biçimde alınıp alınmadığının tespitine bağlıdır. Kamu ve özel sağlık kuruluşları bakımından farklı yargı kolları ve farklı süreler öngörülmüş olması, sürecin en başında doğru yol haritasının çizilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yönüyle tıbbi malpraktis iddiaları, somut olayın tıbbi ve hukuki verileri birlikte değerlendirilmeden sonuca bağlanamayacak nitelikte olup, taraflara hukuki destek alınması önerilmektedir.
Av. Mücahit Kaynarca